Dr. Suna Ocak Ertok ile Meslek, Hayat ve Denge Üzerine
Hayat bazen insanı aynı anda birden fazla rolün içinde ustalaşmaya davet eder.
Hastanenin koridorlarında gün, çoğu zaman yüksek teknoloji cihazlarının sessiz uğultusuyla başlıyor. Ekranlara yansıyan veriler, milimetrik hesaplar ve büyük bir dikkat gerektiren değerlendirmeler… Her biri, bir insanın hayatına dokunacak kararların parçası. Beyaz önlüğün içinde; bilimin soğukkanlılığı, yılların deneyimi ve büyük bir sorumluluk var.
Ama o kapıdan çıkıldığı anda sahne değişiyor. Bu kez evde iki kız çocuğunun annesi, hayatı paylaşan bir eş ve ailesinin tam merkezinde duran bir kadın… Gün içinde hastalarına umut olan aynı eller, akşam bir çocuğun saçını okşuyor; aynı titizlik bu kez bir aile sofrasında, günlük hayatın sıcaklığında kendini gösteriyor.
Acıbadem Hastanesi Nükleer Tıp Bölüm Başkanı Dr. Suna Ocak Ertok, mesleki disiplin ile aile sıcaklığını aynı potada eritebilen, modern çağın “denge kurabilen” kadınlarından biri.
Bu söyleşiyi daha da anlamlı kılan ise yıllara dayanan dostluğumuz…
Çocukluk yıllarından bugüne uzanan bu yolculuk, aslında iki eski arkadaşın samimi bir sohbetine dönüşüyor.

Öncelikle seni tanıyabilir miyiz Suna?
1976 yılında Çifteler’in Ağlarca Köyü’nde doğdum. İlkokulu köyümüzde, birleştirilmiş sınıflarda okudum. İlkokul öğretmenim annem, okul müdürüm babamdı. Hayattaki en büyük şansım eğitim kültürü olan bir ailede doğmuş olmak.
Köyde elektrik yoktu, su yoktu ama kitap vardı. Teyzem Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde öğrenciydi ve benim adıma bir çocuk dergisine abone olmuştu. Postacı her ay o dergiyi getirdiğinde dünyam aydınlanıyordu. Belki de hayatımdaki ilk kıvılcım oydu. Ortaokul ve liseyi Eskişehir’de tamamladım. Tıp fakültesini yine Eskişehir’de okudum. Mecburi hizmetler ve uzmanlık sürecinden sonra bugün 15 yıldır Eskişehir Acıbadem Hastanesi Nükleer Tıp Bölümü’nde çalışıyorum.

Doktor olmaya nasıl karar verdin?
Kendimi bildim bileli doktor olacağımı düşünüyordum. İlkokulda Kızılay kolundaydım; elimde pamuk ve oksijenli suyla düşen arkadaşlarımın dizine pansuman yapmaya koşardım. Teyzem de benim için önemli bir rol modeldi. Hekimlik sanki çocukluğumdan beri kimliğimin bir parçasıydı.
Mezuniyet sonrası seni uzmanlığa yönlendiren ne oldu?
Mecburi hizmette 112’de çalıştım. Sivrihisar’da üç günde bir 24 saat nöbet tutuyordum. Trafik kazaları, yıldırım çarpmaları, ağır vakalar… Gençliğin enerjisiyle ayakta kalıyordum ama tempo çok yoğundu. O an bu tempoyla uzun süre devam edemeyeceğimi anladım. Uzmanlık yapmaya karar verdim ve TUS’a hazırlandım. Hayatımda girdiğim en zor sınavdı diyebilirim.

Nükleer tıbbı özellikle mi seçtin?
Bir hocamın yönlendirmesiyle bu alana yöneldim. Teknolojiyle iç içe, hızla gelişen bir branştı ve beni asıl etkileyen tarafı; hastalığın “görünmeyen” kısmını gösteriyor olmasıydı.
Nükleer tıp tam olarak ne yapıyor?
Nükleer tıp çeşitli radyoaktif maddeler ve ileri görütüleme teknolojileri kullanarak hastalıkların tanı ve tedavisinde önemli rol oynayan bir bilim dalıdır. Radyolojik tetkikler anotomik bir görüntüleme yaparken biz fonksiyonel bir görüntüleme yapıyoruz, yani hüsresel düzeyde metabolizmayı görüntülüyoruz. Nükleer tıbbın kalp hastalıklarından, nörölojik ve endokrin hastalıklara kadar çok geniş bir çalışma alanı var ancak özellikle kanser hastalıklarının tanı, tedaviye yanıt ve yeniden evrelendirilmesinde önemli bir role sahip. Örneğin PET/CT tetkiki ile tek seansta tün vücudu tarayıp kanserli dokuların yayılımını görüntüleyebiliyoruz. Canlı ve aktif kanserli dokuyu tespit edebiliyoruz. Ayrıca “Teranostik” dediğimiz bir yaklaşım var. Önce tanı koyuyoruz, ardından aynı hedefe yönelik daha güçlü bir radyoaktif maddeyle tedavi uyguluyoruz. Adeta güdümlü bir sistem gibi sadece hastalıklı hücreyi hedef alıyoruz. Bu, işin en heyecan verici kısmı.

Mesleğin çok yoğun ve sorumluluk isteyen bir alan. Bu süreçte evlilik ve annelik hayatını nasıl yönettin?
Dışarıdan kolay görünebilir ama hiç kolay değil. Asistanlığımın son yılında hamileydim. Eşimin desteği o dönemde en büyük gücümdü. Uzmanlık sonrası ikinci mecburi hizmet için Isparta’ya gittim. Küçük bir bebeğim vardı ve eş durumu tayini mümkün değildi. Annem ve babam benimle birlikte geldi. Kızım iki yaşına kadar babasından ayrı büyüdü. Bizim için zor günlerdi ama ailece bu zor günleri birlikte atlattık.
Anne ve doktor kimliği arasında nasıl bir denge kuruyorsun?
Kurmak için çabalıyorum diyebilirim. İşte hata payı yok; evde de ihmal payı yok. Her şeye yetişemediğim zamanlar oluyor mu? Çok oluyor. Ama planlı yaşamayı öğrendim. Destek istemeyi öğrendim. Çocuklarıma da durumu açıkça anlattım. “Ben her an yanınızda olamayabilirim ama bu sizi daha güçlü yapacak” dedim. Kendileri hazırlanmayı, sorumluluk almayı öğrendiler. Eşim de her zaman büyük destek. Bir şeyi fark ettim: Kadın çökerse sistem çöküyor. Bu yüzden güçlü kalmak, destek almak ve paylaşmak çok önemli.

Genç kadınlara ve meslektaşlarına ne söylemek istersin?
Öncelikle kendi ayakları üzerinde dursunlar. Bilgi güçtür. Çalışmaktan korkmasınlar. Kimsenin ışıklarını söndürmesine izin vermesinler. Neşet Ertaş’ın çok sevdiğim bir sözü var: “Kadın insandır, biz erkekler insanoğlu.” Toplumu şekillendiren kadınlardır. Biz ne kadar güçlü olursak toplum da o kadar güçlü olur. Ve en önemlisi, kadın kadının yurdu olmalı.
Son olarak okurlarımıza bir mesajın var mı?
Hayatım belki bir çocuk dergisiyle başladı. O yüzden kitap, bilgi ve öğrenme hayatımın pusulası oldu. Hayatınızda kitap hep olsun. Bilgiye yatırım yapın. Çünkü gerçekten bilgi güçtür.
Kent Medya’ya bu güzel yolculukta başarılar diliyorum. Okurlara sevgilerimi iletiyorum.