Sanat

Çizginin renge, mizahın derinliğe, sanatın aşka dönüşme hikayesi…

Deniz ve Mustafa’nın hikâyesinde aşk, iki insanın birbirini tamamlamasından çok; iki sanatın birbirine alan açmasıyla büyüyor. Biri çizgiyle hafifletirken, diğeri renkle derinleştiriyor. Biri gülmeyi hatırlatıyor, diğeri bakmaya cesaret ettiriyor. Aynı evde, aynı masada, bazen aynı sessizlikte üretiyorlar.

Onların ilişkisi büyük cümlelerle değil; yarım bırakılan eskizlerle, boyası biten tüplerle, fikir sorulan anlarla kurulmuş. Kimi zaman bir karikatür, kimi zaman bir tuval; ama her defasında birbirinin alanına saygı duyan bir aşk var ortada. Ne müdahale eden, ne yöneten; sadece bekleyen, destekleyen, geri çekilmeyi bilen bir bağ.

Çizginin renge, mizahın derinliğe, sanatın aşka nasıl dönüştüğünü merak ediyorsanız, sözü Deniz & Mustafa’ya bırakıyoruz.

Sizi kısaca tanıyalım. Deniz’le başlayalım.”

Deniz: 21 Ekim 1981 Eskişehir doğumluyum. Yaklaşık 22–23 yıldır sanatın içindeyim. Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Baskı Bölümü mezunuyum. Uzun süre kendimi baskıresim sanatçısı olarak tanımladım; son dönemde farklı bir yola giriyorum.

Mustafa: Sanatla ilk bağım karikatürle başladı. Motor meslek lisesindeyken kendimi oraya ait hissetmiyordum. Otobüste “Grafik Mizah ve Karikatür Kursu” ilanını görüp aradım; basit bir “kalem-silgi al gel” davetiyle başladım. Karikatür beni illüstrasyon, çocuk kitabı, kısa film ve oyun üretimine kadar götürdü. Farklı disiplinleri denemeyi seviyorum; hep beni tetikleyen “o alevi” aradım. Bugün bu birikimi özellikle deneysel/bağımsız oyun üretiminde bir araya getirmeye çalışıyorum.

“Nasıl tanıştınız? Sanat yolculuğunuz aşkla nasıl birleşti?”

Deniz: Güzel Sanatlar’a hazırlanırken bir partide tanıştık. İlk karşılaşma bir tartışmayla başladı ama ben o anda vuruldum. Mustafa’nın haberi olmadan 8 yıl süren platonik bir süreç yaşadım. İkimizin de zor bir döneminde “Yok ki öyle bir kadın” dediği an, “Var ya… ben varım” dedim.

Mustafa: O an Deniz’i arkadaşlıktan öte görmeye başladım. İlişkinin adı kendiliğinden kondu. Evlilik de öyleydi; birbirimizi zaten çoktan test etmiştik, evlenmek sadece bir imzaya dönüştü.

“Eviniz neden bir atölye gibi?”

Mustafa: Evi “evin içinde atölye” değil, “atölyenin içinde ev” olarak kurguladık. Çünkü inanıyoruz ki hayatta neye yer açarsan, hayat oraya akar. Üretime alan açınca üretim kaçınılmaz oluyor.

Deniz: Nesnelerle bağ kurmayı seviyoruz. Bir şey eve girdiyse genelde devamı geliyor ama dozunu da biliyoruz.

“Deniz, sanat yolculuğun nasıl başladı?”

Deniz: Annemin etkisi çok büyük. İlkokul mezunu ama inanılmaz öngörülü bir kadın. Küçüklüğümden beri sergilere götürür, “git imza iste, o çok önemli” derdi. Doğum günü hediyelerim sanat kitaplarıydı; Caravaggio’yla böyle tanıştım. Güzel Sanatlar’a girmem için her şeyi yaptı. Kazandığımda kendi hayali de gerçekleşmiş gibi ağladı.

“Bir insan neden sanatçı olur, ne zaman ‘ben sanatçıyım’ demeli?”

Mustafa: Sanatla uğraşan kişi zaten sanatçıdır. Gelirini buradan kazanıyorsa profesyoneldir, kazanmıyorsa amatör. Benim için sanatçı olmak; kendimi var etmek ve kendime kendimi anlatabilmekti. “Ben sanatçıyım” demek içinse ürettiğini birilerine sunman ve o bağın kurulması yeterlidir. Bir kişi bile olsa.

“Bu kadar iyi anlatırken neden karikatür ve çizim?”

Mustafa: Anlatmak bazen üretme isteğini tüketir. O yüzden anlatamayacağım kadar karmaşık şeylerin peşine düştüm. Her hikâye kendi anlatım biçimini seçer; kimi çizilmek ister, kimi film, kimi oyun. Ben kendimi bir hikâye anlatıcısı olarak görüyorum.

“Deniz, işler ne zaman galeriler ve koleksiyonerlerle buluştu?”

Deniz: Asıl ivme son 4 yılda geldi. Artweeks’e The K Art Galeri ile katıldım; güçlü bir takipçi kitlesi oluştu. Küratörümle birlikte birçok fuar yaptık. İnsanlarla birebir temas kurmayı ve işimi anlatmayı seviyorum; bu bağ çok belirleyici oldu.

Mustafa: Deniz’in farkı, sanatını kendi heyecanıyla anlatabilmesi. O ilk ilgiyi yaratıyor, gerisini sanat tamamlıyor.

“Efeler serisi nasıl doğdu?”

Deniz: Bir arkadaşımın sitemiyle başladı. LGBT bireylerin şiddete rağmen dik duruşlarına bir saygı duruşu olarak “Efeler” dedim. Çok eril bir kavrama dişil semboller yükledim. Acıyı, evlere asılabilir kılmak için dışavurumcu renkler kullandım. 5 yıldır hayatımdan çıkmadı.

“Mustafa, seni oyun üretimine götüren şey neydi?”

Mustafa: Önce üreticiydim, sonra oyun dünyasına girdim. DigiAge gibi etkinliklerle üretim tarafını tanıdım. Indie oyunlara yöneldim; özellikle point&click bulmaca türü, illüstrasyonlarımı anlatmak için idealdi. Önce oynadım, sonra ürettim. Hâlâ bunu öneriyorum: Üreteceğin şeyin önce iyi bir tüketicisi ol.

“Sanatla geçen bir hayatın içinde evlilik… Sanat olmasa olur muydu?”

Deniz: Mustafa sanatçı olmasaydı, Mustafa olmazdı. Sanatçıyla evli olmanın en büyük ayrıcalığı, üretim sancılarına ve yalnız kalma ihtiyacına saygı. Bir dostumuz bizi “Yunan tapınağı”na benzetmişti: duvar yok ama güçlü sütunlar var. Özgürsün ama yıkılmıyorsun.

“Son olarak okurlara ne söylemek istersiniz?”

Deniz: Kendini ifade etmek bir sanatçı için hayati. Bu alanı açtığınız için teşekkür ederim.

Mustafa: Hayatınızda sanata yer açın. Kendinizi ifade etmek için onu kullanın. Daha iyi bir ömür getiriyor.